Ana içeriğe atla
calendar_today27 Temmuz 2026, Pazartesi
Yozgat'tan Dünyaya Açılan Pencere

Türk Ölür Ama Teslim Olmaz

Almanya’nın Düsseldorf kentinde yaşayan ünlü Ressam şair Halil Gülel dedesi Hüseyin Gülel’i anlattı;

“Rahmetli dedem Hüseyin GÜLEL, 1893 Miladi, 1309 Hicri yılda doğmuştur. Hacıefendi Oğullarından Ümmü Gülsüm ile İbrahim’in ilk çocuklarıdır. İri yapılı, güçlü, kara yağız, geniş omuzlu bir genç iken, henüz yirmisine girmeden; babası İbrahim Efendinin gönüllü askerliğe yazılmasına kızan annesi Ümmü Gülsüm, oğlu Hüseyin’i, kocasının yerine askerliğe gidip, devam etmekte olan Balkan Savaşına katılmasını istemiştir.


Daha geride altı çocuğu olan İbrahim Efendi’ye, “bu çocukları kime bırakacaksın?” demiştir. Ellisini çoktan geçmiş İbrahim Efendi, kendi yerine ilk oğlu Hüseyin’i böylelikle askere göndermiştir.



Foto: Halil Gülel


Yirmisine girmeden babasının yerine askere giden dedemin bu askerlik

serüveni tam on iki yıl sürmüştür. On iki yıllık askerlik hayatına

İstanbul Beyoğlu Kışlasında başlamıştır. Yedi sekiz ay sonra bileğine

bağlanan bir asker kaçağı ile yürüye yürüye üç ayda Yemen’e varmışlar.


Ah o Yemen, dedem de ne unutulmaz hatıralar bırakmıştır. Bu hatıralara

değişik şekillerde yazıya dökmeye gayret ediyorum. Dedemin yüreğinde

derin izler bırakan bu savaş yıllarının unutulmayan ve üstü kapanmış

yaraların altında ne acı ve ızdırapların gizlendiğini bu hatıralarını

birçok kez rahmetli dedemden bizzat dinledim hissettim.


Her anlatışında adeta dedem o günleri tekrar tekrar yaşardı. “Büyük

Türk Milleti, bir devrin bu isimsiz kahramanlarını asla unutmasın” der

gibi yaşayarak anlatıp, bizim hafızamıza nakşetti. Yıllar geçtikçe

rahmetli dedemden dinleyenlerin birçoğu ya unuttular ya da dünyayı

terk ettiler.


Artık yazılması gerekli olduğunu düşünerek parça parça kaleme almayı

arzuladım. Kalem tutanların bu kahramanlıkları, acıları, sıkıntıları,

zorlukları, yenilgileri, ihanet ve hainlikleri, tekrar ayağa

kalkmalarını yazmalıyız ki, yeni kuşaklar; bu vatanın gazete kuponuyla

alınmadığını, Türk Devletinin de başkalarının himmetiyle kurulmadığını

bilsinler.


Rahmetli dedemin kurasından tam yirmi yedi genç köylüsü askere

alınmış. Yani Seyidi Bala’dan (Yukarıseyit Köyü’nden) bir gidişte yirmi

yedi genç gitmiş. Rahmetli dedem, Birinci Dünya Savaşı’nda bulunduğu

gibi iki kardeşiyle birlikte İstiklal Savaşı’nda da bizzat

katılmıştır. Muzaffer Türk Ordusuyla İzmir’e girenlerden.


Oniki sene süren askerlikten sonra İstiklal Savaşı’nın bitmesiyle

yaşdaşlarından jandarma olan Şerli Osman, Lahanacılardan sıhhıye olan

Halil ile bando başçavuşu olarak bir de dedem; önce Yemen ve diğer

cephelerden sağ olarak üç kişi dönmüşler.


Rahmetli dedemden dinlediğim Yemen hatıralarından birisini yazmaya

çalışacağım. Sanırım bazı torunları ve hâlâ yaşayanlardan bu anıları

dinleyenler olmuştur. Gerçi bazılarına bir masal gibi gelen böyle

hatıralar; bugün havzalarımız almasa da yaşanmış gerçeklerdir.


Yemen müdafaası yapılırken; onun rivayetine göre otuzaltıbin kişilik

bir askeri güçle, İngilizlere karşı, Yemen ve Kızıl Denizin girişini

savunuyorlar. Aç ve susuz kalmalarına rağmen kesinlikle teslim olmayı

ve esareti kabul etmemişler. Fakat, 1917’de Yemen ve Hicaz’da patlak

veren isyanlar, özellikle Şerif Hüseyin’in İngiliz tarafgirliği ile

İsyan etmesi sonucunda; Yemen’de savaşan yiğitlerin İstanbul ile

bağlantısı kesilmiş.


Silah, cephane ve iaşe nakli; Lavrens’in peşinde koşan ve “Türkler

Müslümanlıktan çıktı” deyip Hıristiyanlardan medet uman sözüm ona bazı

Arap isyancıları yüzünden kesintiye uğramış. Bu günkü Filistin’in

durumuna sebep olan sözüm ona Müslüman geçinen Şerif Hüseyin ve onun

çevresindeki bazı Arap isyancılarıdır.


Şerif Hüseyin’in İngiliz yanlısı siyaseti ile İslam Halifesinin

askerleri üzerine bedevileri ve diğer Arapları saldırtıp; Türk

askerini teslim olmak zorunda bırakmıştır. Şerif Hüseyin’in oğlu bir

de “Osmanlıya Neden İsyan Ettik” diye kitap yazmıştır.


Yemen’de esir alınan Türk kuvvetleri, etrafı tel örgü ile çevrilmiş.

Sıcak, bitkinlik, bakımsızlık, İngilizlerin açlığa ve hastalığa terk

ettikleri Türk kuvvetleri; her gün bulaşıcı hastalıklardan ve açlıktan

dolayı kayıplar vermektedir.


Silahlardan arındırılmış olan Türk kuvvetlerinin elbiseleri dahi

soyulmuştur. Baş ve kollar için birer delik bırakılan adi şilteleri

Türk askerine giydirip Yemen Çöllerinde gölgesiz yerde toplama kampı

kuran İngilizler ve yerli uşakları, bir nevi Türk askerinin ve

milletinin şerefi ile oynanıp, ona hakaret ve imha etmişlerdir.


O amansız sıcaklardan ve bulaşıcı hastalıklardan her gün otuz kırk

hatta daha fazla asker ölmekte imiş. Ölen askerlerimizi açılan

çukurlara atarlarmış ve üzerlerine kireç gibi şeyler dökerlermiş.

Ağızları köpüre köpüre ölen bu yiğitlerin durumu dedemi çok etkilemiş.


Sıcak çölde bu şekilde yaşamanın insana ne kadar zor geldiğini gören

dedem, aynı zamanda bando takımının başçavuşu olmuştur. Esaret

anlaşması yapılırken bando kumandanı, “Artık teslim olduk! Bundan

sonra ne yaparsanız yapabilirsiniz, serbestsiniz. Benim bir yetkim

yok. Bando senden soruluyor Hüseyin Çavuş!” demiş. Kumandan böyle

söyler de, erat onun sözünü tutmaz mı?


Artık yetkiler dedemde olduğu için; düşünür. En yakın arkadaşlarına;

“Sıcağın altında açlıktan öleceğimize, gelin isyan edelim de bizi

kurşuna dizsinler!” der. Onlar da böyle bir ölümü daha şerefli

bulurlar.


İngilizlerin kurşuna dizmeleri sonucunda şehitlik mertebesi oldukları

inancı çok büyük ve sağlamdır. Şehit olmak ya da hür yaşamak hepsinin

esaret zilletinden çok üstün gördükleri manevi bir değer ve gayedir.


Bir gün İngiliz karargahından; “Bando takımının çalgı ve sazlarını”

teslim etmeleri için bir emir gelir. Dedemlerin beklediği an

gelmiştir. Verdikleri cevap kısa ve kesindir: “Teslim etmeyeceğiz!”


Sana Bölgesinde bulunan dedemin emrine bırakılmış olan bando takımının

bütün efradı ağzı köpürerek ve acılar içinde kıvranarak değil, kurşuna

dizilip şehadete ermeyi daha şerefli bulmuşlar. Bu kısa cümle hemen

“isyan” olarak adlandırılır ve dedemler bütün bando takımı olarak;

İngiliz karargahına bulundu Aden’e kamyonlarla götürülmüşler.


Dedem, emri altında bulunan bando takımındaki arkadaşlarına;


“Biz yenilmiş bir ordunun bando takımı değiliz. İngiliz

kumandanlarının yanına yaklaşırken çok canlı ve coşkun bir şekilde

Sultani Marşını (o zamanki milli marş olsa gerek) çalacağız ve

başlarınız yukarda doğru kalkmış olacak, sazlarında ucunu havaya

kaldıracaksınız. Biz yenilmedik!” demiş.


Kumandanlara yaklaştıkları zaman, o zamanki milli marşlarını çalmaya

başlamışlar. Bizim kumandanlar da İngiliz kumandanlarının yanındaymış.

Henüz bellerindeki kılıçları İngiliz işgalcileri tarafından alınmamış.

Bizim bando takımını görünce, istiklali temsil eden marşı işitince

“Paşaların gözünden sicim gibi yaş geldi” derdi rahmetli dedem.


Bando takımı gereken gösterisini yaptıktan sonra o zamanki işgal

kuvvetleri kumandanı olan Lord George J. Younghusband’ın (Aden Tugayı

Komutanı) önüne gelirler ve selamlarlar. Bu arada tercüman dedeme

yaklaşarak aynen şöyle hitap eder:


“Domuz oğlu domuz Türkler, payitahtınız (başkentiniz) elden gitti.

Hala diktatörlükten kalmıyorsunuz!” der.


Ölümü, kurşuna dizilmeyi göze almış olan dedeme fırsat doğar;


“Domuz olsam Urum, Ermeni olurum bilmem nesini (...) ettiğim!” diye

karşılık verir. (Bu tabiri aynen yazmadım ama ses kaydında var)


Dedemin bu tepkisini İngilizlere tam tercüme edip, Türkleri zor duruma

düşürmek isteyen tercümanın oyununu; Lord George J. Younghusband’ın

uzun yıllar İstanbul’da yaşamış olan ve Türkçe’ye vakıf yeğeni

tarafından bozulur.


“O vakte kadar, Lord George J. Younghusband’ın yegeni bir şeyler

patırdadı (sert olarak bir şeyler söyledi). İngiliz işgal orduları

kumandanı Lord George J. Younghusband’ın, tercümanı yanına çağırdı.

Onu adeta azarlar gibi bir şeyler söyledi. Daha sonra tercüman yanıma

gelerek;


“Kardeşim sazları niçin teslim etmiyorsunuz?” diye sordu” diyen

dedem, rahat bir nefes aldıktan sonra;


“Söyle bu alçak İngiliz’e! Bu g... İngiliz’e (Burayı da biraz kısa

kestim) bu sazları kıracağız ama yine teslim etmeyeceğiz! Biz ona

yenilmedik. Versin bizim silahımızı! Gideceğiz çöle. Orada aç olsak da

şerefimizle savaşacağız ama teslim olmayacağız! Bizi al ilen (hile

ilen) esir aldı. İki ayda Konstantiniyye’ye çıkaracaktı ama sözünde

durmadı. Versin silahımızı! Aç kalacağız ama teslim olmayacağız! ...”

demiş.


Bu cevap karşısında duygulanan Lord George J. Younghusband,


“Türk ölür, ama teslim olmaz!” demiş.


Ardından da dedemin bando takımına bir ev tahsis ettirmiş, efradına üç sarı lira, kendisine de beş sarı lira maaş bağlatmış ve bunu da bir berat ile tasdik etmiş. İki sene boyunca dedemler bu maaşı almışlar.


Hatta Mısır’daki toplama kampı Sidi Beşir’de geçerli olmuş ve o belge sayesinde bütün bando takımı rahat etmişler. Bandosunun bütün sazları ellerinden alınmamış. Daha sonra bando takımıyla beraber İngilizler onları Mudanya’ya çıkarmışlar.


Gerek Sidi Beşir’de ve gerekse Mudanya’da, çalgıları yani sazları yanlarında getirmişler ve daha sonra Mareşal Fevzi Çakmak’a teslim ederek Kuvay-i Milliye’ye katılmış. Diğer hatıraları başka bir zamana bırakıyorum. İsimli isimsiz kahramanların ruhları şad olsun.

share
Bu yazıyı paylaş
Facebook X WhatsApp